20 Haziran 2008 Cuma

Yarına gitmek için "gemileri yakan" bir şair: Behçet Aysan

Sivas’ta kaybettiklerimizin
anısına…

Kaç samanyolu fışkırır düşlerinden
Kim bilir kaç çağ çiçeklenir
Kaç deniz ölür kaç ozan yanar
Bükülür boynun senin, ey şiir![1]

2 Temmuz 1993… 35 aydınımızı yitirdiğimiz tarih… Gözümün önünden gitmiyor o güne dair fotoğraf karesi… Metin Altıok, Uğur Kaynar ve Behçet Aysan bir merdivene oturmuşlar. Metin Altıok’un elinde bir fırça, Behçet abinin önünde bir yangın tüpü, Uğur Kaynar’ın eli çenesinde… Tedirginlik kol geziyor. Bir korkulu bekleyiş. Sıkıştırılmışlar, kaçacak yerleri yok. Ankaralara haber verilmiş, ama birileri geçiştirmiş. Ve sonuç bilindik. Semah dönmeye, tiyatro oynamaya, şiir okumaya, edebiyat tartışmaya gidenler, sevdiklerini geride bırakarak ateşe tutuşmuş… Bir şair ölümünü önceden sezebilir miydi?

bir yaz günü oldu bunlar
gri yağmurlar yağıyordu
çekildi bütün kılıçlar
ben bir yanda rakip hayat
denizse köpürüyordu
ve şarkılar söylüyordu
alabildiğine bir siren*
ölmemi istemiyordu[2]

Sanki bir yıl önce içine doğmuş ki, Behçet abi bu şiiri 20 Temmuz 1992’de yazmış. Behçet abiyi tam da bu katliamın ertesi günlerinde tanıdım. Bu günler, kendimi, ülkemi tanıma ve anlamlandırma süreciydi. Bu günler, hala içinde yaşadığımız karanlıktan aydınlığa nasıl çıkacağımızı sorguladığım günlere denk geliyordu. Böylelikle Aziz Nesin’in deyimiyle, “kendi kendilerine ördükleri kozanın içinde uyuşup yuvalananların geleneksel uyuşukluklarını bozmayı”[3] dert edinmiştim. Daha sonraki yıllarda bazı tatlı su solcularının gericilerle kolkola girmesine şaşırıp kaldım. Gericilerle dayanışanların, onlara özgürlük isteyenlerin aksine, dinci gericiliğe karşı mücadele verenlerin safında oldum.

Behçet abinin şiirinin bende bıraktığı izleklere geçmeden, bu yazıyı yazmama vesile olan şair Salih Bolat ve Behçet abinin kızı Eren’e teşekkürler. Behçet abi ile ilgili ne kadar güzel bir kitap hazırlamışlar. Salih Bolat, Sivas katliamı dolayısıyla, biraz önce bahsettiğim noktaya, bazı sol kesimlerde yaşanan siyasal bilincin yitirilmesine vurgu yapıyor: “… bir bakıma bu toplumsal kara lekeyi ışığın altına tutmak ve daha iyi görünmesini sağlamak olarak görüyorum. Çünkü toplumsal belleğimize güvenmemek gerektiğini, yakın tarihimizdeki başka bir çok olaydan anlamak mümkün.”[4]

Bu kitabın diğer bir amacı ise, Behçet Aysan’ın poetik evrenini yansıtmak. Kitapta dostlarının Behçet abi ile ilgili anılarına, Behçet abi ile yapılan röportajlara yer verilirken; onun şiir dünyasının derinliğine de iniliyor.

İnsan sıcağı bir adam…

68 kuşağından tanırım . “Elveda” deyip ilkeye, bugüne küsmeyişinden.
Hekimliğinden tanırım. Meslek, insan sıcağıdır. İnsan, çözülmesi gereken çok denklemli soru.[5]

Behçet Aysan, 1968’de askeri öğrenci olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girer. Toplumsal hareketliliğin olduğu bu dönemde, mücadeleye balıklama girmemek ne mümkün. Askeri ortaokul öğrencisi olarak tanıştığı Selimiye Kışlası’na 12 Mart kapıyı çaldığında, elleri kelepçeli dönecektir. 1968’de başladığı tıp öğrenimini ise, ancak 1984’te bitirir.

Behçet abi psikiyatri uzmanıydı. Onun mesleğine yaklaşımında, nasıl bir insan davranışının, nasıl bir duyarlılığın yattığını arkadaşının gözleminden çıkartabiliriz: “Çalıştığı hastaneye, gözaltında işkenceden getirilen bir tutuklunun yaralarını gördüğünde nasıl isyan edip kendini kaybettiğini, sonra da polisler tarafından ağzının burnunun kırıldığını biliriz.”[6] Behçet Aysan, haksızlıklara tahammülü olmayan, sevdiklerine sıcak, özverili; sevmediklerine çabuk parlayan bir karakter yapısına sahipti.

Şiir, dünyayı değiştirmenin bir adıdır…

12 Eylül karanlığının ardından 1993’de yitirmiştik Behçet abiyi. 90’lar ise dünyanın ve ülkemiz üzerinde kara bulutların arttığı bir döneme denk geliyordu. Bu dönemde reel sosyalizmin çözülüşü büyük bir sevinçle karşılanırken, yeni bir dünya düzeni salık verildi. Azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere emperyalist saldırıların yoğunlaştığı, bu ülkelerin yerle bir edildiği; yoksulların ve emekçilerin iyice açlığa sürüklendiği bir süreci yaşıyoruz. Ülkemiz edebiyatı da emperyalizmin saldırısından payını aldı. Postmodernizmin etkisini arttırdığı günümüzde, nitelikli edebi eserlerin, sanatın yerini kolay tüketilmeye hazır ürünler alıyor. Emekçi halktan kendini soyutlayıp fildişi kulesi içerisinde yazanlar, emperyalist kapitalist sisteme yardakçılık yapanlar, patronlara övgü dizenler ön plana çıkartılıyor. Nobel ödüllü Orhan Pamuklar, Türkçeyi kullanmaktan bihaber Ahmet Altanlar, kendisine ne kadar dava açılırsa kitabının o kadar satış yapacağı hesabını yapan Elif Şafak gibi yazıcılar eliyle ülkemiz edebiyatı emperyalizmin kuşatmasına sokuluyor. Behçet Aysan bu durumu şu şekilde özetliyor: “Sanat adına ilkel ve geri bir estetik benimsetilmeye çalışılıyor. Tabii yığın kültürü bizim gibi ülkelerde sömürge kültürüdür, savaş kültürüdür.”[7]

Şiirde de edebiyatın genel halinden farklı bir süreç yaşanmıyor. Anlaşılmazlığın esas alındığı, mekanik bir imge yoğunluğunun yaşandığı, mistisizmin altında ezilen, direnme yerine intiharın ya da teslimiyetin kutsandığı şiirlere rastlıyoruz. Küçük İskender, Murathan Mungan, Lale Müldür gibi medyatiklerin karşısında, Behçet Aysan’ın şiiri kendini hissettirir: “Şiir yaşanılan dünyadan ve gerçekten bağımsız, kendi kendine yeten bir imge yığını olamaz. Günümüz dünyasının karmaşık gerçeği yeni ve şaşırtıcı imgelerle kurulabilir.”[8] Şiirin metalaştığı günümüzde, Behçet Aysan’ın şiiri güncelliğini koruyor; hatta daha da önem kazanıyor.

Behçet Aysan toplumcu gerçekçi şairlerimizdendir. Ona göre, şiirde estetik ve toplumsal işlev bir arada olmalıdır. Şiir ancak böylelikle ileri bir düzleme taşınır. Şiirinde bireyle ülkesi harmanlanır. Kendi ülkesinden yola çıkarak evrensele ulaşmaya çalışır. Şiirinde bireyi toplumcu bir yöntemle anlatır. Bütün hayatları bilme isteğiyle yanıp, tutuşur. İnsanların sorunlarını kendi sorunları olarak bilme ve çözme derdi, şiirine zenginlik katmaktadır.

Behçet Aysan toplumculuğu bağırmak olarak algılamaz. Şiirin bağırmadan usul sesle söylenmesinden yanadır. Ona göre şiir, usul sesli bir çığlık olmalıdır. Estetiği yok sayan, şiiri şiir yapan asli unsurları bir kalemde silen, kolaycı, şabloncu bir toplumculuğunda karşısındadır.

halkım
sevgilim
yanar
güneşte etin kehribar

bir üzüm

çıngılı**
gibi.[9]

Behçet Aysan şiiriyle mücadeleye çağrır: “Şiir gerçekliğe dayanırken, bir yandan da onu aşmaya çalışır. Dünyayı kavrama ve çözmeye uğraşmasının, değiştirmesinin bir parçası değil midir?”[10] Behçet Aysan, bireylerin duyarlılıklarını yitirdiklerini, dış dünyaya ve kendilerine yabancılaştıklarını, yaşamın bir araca dönüştüğünü vurguluyor. Yaşanılan gerçeklik ile algılanan gerçeklik arasında bölünme ortaya çıktığını; dünyayı olduğu gibi değil de, burjuvazinin istediği gibi görmenin adı körleştirme ideolojisi, diye ekliyor. O bu duruma umutsuz yaklaşmıyor: “Yıkılacak olanın, çürüyenin içinde, filizlenen bir şey var.”[11] Kayıtsız kalınamayacağını da ekliyor: “Çürüyenle yıkılacak olanın bağlarını koparmaya, palamarlarını çözme anlamında gemileri yakmaya, gelecek olana gitmek için, yarına gitmek için ‘gemileri yakmaya’ evet.”[12]

gördüm bir sıcak öpüşün
kiliminden dokunanı
utandım
bağrımda eskiden
çini mürekkepli dövmelerimden
küreledim sevda tavında alazlaşanı
yoksulluğun kavında yanan
bir hallacın yere düşen terinden
ve anladım ki her şey
sevmekle başlar insanı.

yaktım gemilerimi.[13]

Behçet Aysan’ın şiirinin derinliklerinde…

Behçet Aysan’ın ilk şiiri 1979’da, ilk şiir kitabı “Karşı Gece” ise, 1983’te yayımlandı. Daha sonra sırasıyla, “Sesler ve Küller”, “Eylül” ve “Deniz Feneri” adlı kitapları. Ölümünden sonra ise, Aralık 1993’te, bütün şiir kitapları “Düello” adı altında tek kitap olarak yayımlandı.

Şiirinde az sayıda sözcük alt alta gelmiş, hatta aralarında olağandışı aralıkların olduğu, kısa ve kesik dizelerle kırık bir ritm sağlanmıştır. Hüzünlü, içli ve duygulu bir ses tonuyla yazılan dizeler bir ritmi, bir musikiyi andırır. Şiirindeki duraklamalar şiirinin yapısını sağlamlaştırır. Şiirlerinde öykülemeye de başvurulmuştur. Birbirinden uzak gibi görünen gerçekler ve imgelerin şiirinde yanyana gelişi, anlatılmak isteneni daha canlı kılar. Şiirlerinde sözcükler gerçek anlamları dışında yeni anlamlar da kazanır. Bir sözcük olumlu anlamlar bürünebildiği gibi olumsuz anlamlara da bürünebilir. Şiirlerinde, begonya, fesleğen, sardunya, yasemin, leylak, akasya birer imge olarak sıkça karşımıza çıkar.

Behçet Aysan’ın şiirlerinde mitoloji de yer alır. Tanrıçalar, tanrılar, mitolojide geçen dağlar, düşsel kahramanlar, düşsel şairler şiirinin renkliliğini ortaya koyar. O, Anadolu ve komşu uygarlıkların kültürel bireşiminden yararlanır ve bunu çağdaş kültüre sunar.

ayaklanan yüreklerden biri olimpos’a*** gizlenirdi
biri anadolu bozkırında.[14]

Şiirinde aşk, acı, keder, ölüm, barış, emekçilerin mücadelesi ön plana çıkan temalardır.

Şiirinde aşk…

Behçet Aysan şiirinin dikkat çekici özelliklerinden biri lirizmdir. Onun şiirinde aşk, toplumsal olandan bağımsız ele alınmaz. Günümüzde aşk da yara almıştır. Fakat onun şiirinde bu duruma inat, zengin çağrışımlarla aşki bir söyleyiş kendini hissettirir.

ak bir yaban güvercini
gibiydin aşk
vişnelere
bulaştın kirlendi beyazın.[15]

Şair aşkların da yara aldığını söylerken, aşkta ısrar eder. Hala umut beslemeye devam eder. Yaşanabilecek güzel şeyler için feda edebilecekleri de vardır.

kimi şeyler vardır
o an yazılamaz

söylense,

söz sözün boşluğunda kalır

bir söğüt düşünün gölgesiz
bir yarın düşünün bugünsüz

bir şarkı yankısız

bir aşk
düşünün

anısız.

ey hayat onu bana bağışla

yırtıp atayım
bütün şiirlerimi

ne boşnakça konuşayım
ne brahmsı dinleyeyim[16]

Şiirinde acı, keder…

Böyle bir dünyada şair kederi de anlatmalıdır. Şiiri ayrılık acılarının, kederinin şiiridir. Acıyı sürekli bir izlek olarak taşır.

acılarımız
umutlarımızdır[17]

Behçet Aysan’da umudun can erik tadına kan tadı karışmıştır; çünkü zambağa kan bulaşmıştır.[18] Behçet Aysan’ın yurdu ayrılıkların, acıların ülkesidir.

sevdalar vardır
derin kuyularda
eski sarnıçlarda
yaşar

gün görmüş
acılar bilmiştir

direnir

kim bilir kaç işgal geçirmiştir

yurdum gibi.[19]

Kırılgan bir anlatımın yeğlendiği aşağıdaki dizeler ise, kederi soylu kılmaktadır.

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
geceden

git dersen giderim
kal dersen kalırım.[20]

Şiirinde ölüm…

Behçet Aysan şiirlerinde ölüm beklenendir. Ölüm bir değişime işaret eder. Ne var ki, beklenen ölüm ona beyaz bir gemi içinde görülmeyecektir.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin hep
çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer
ölüm

yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.[21]

Şiirinde Egeli emekçiler, Arjantinli kayıp anneleri…

Şiirlerde Ege’nin iki yakasından emekçilerin ortak yazgısını anlatır.

serez çarşısı dokumacılar grevi
ve bütün grevlerin iki önderi
biri rum biri türk, kandiya’dan. ****

gün ortasında esmer bir gece
veles demirkapı hattı greviydi
bir kurşun, işçi mihali yerde.[22]

Behçet Aysan bu şiirde görüldüğü gibi İşçi Mihaliler, esmer tütüncü rençperler, kenar mahalleler, bebek ölüm hızı, çocuk işçiler, işsizlik, çamaşırcı kadınlar, su satan çocuklar, grev halayları, afiş asan çocuklar, vardiyadan yeni çıkan yorgun işçiler şiirinde çok yalın bir biçimde karşımıza çıkar. Arjantinli kayıp annelerinin acısına da ortak olur.

yedi yıl geçtikten sonra, plaza de mayo*****

yürüyorlar alana doğru
binlerce beyaz başörtülü kadın******

ve binlerce yitik fotoğrafı
genç yaşlı kız erkek

binlerce desparecidos. ******* [23]

Şiirinde dünyanın önde gelen toplumcu gerçekçileri…

Dünyanın önde gelen toplumcu gerçekçileriyle kendisinin ve Anadolu’nun şiirsel zenginliğini bir potada eritmiştir: “Ülkelerinde yaşadıkları dönemlerdeki toplumsal özelliklerin, yaşadığımız koşullarla benzeşmesi ve kendi yaşamlarındaki bireysel fırtınaları toplumsal kaygılarla bütünleştirebilmiş olmaları, yani güzel bir dünya geleceğine inançla, güncelin acı ve kedere hiç yenilmeden verebilmiş olmaları. Bu şairleri bana çekici kılıyor.”[24] Aleksandre Blok, Yavorov, Attila Jozsef ona çekici gelen şairlerdir. Behçet Aysan, Neruda’nın ülkesine de selam yollamayı ihmal etmez.

neruda, neruda
senden sonra da
özgür yaşayacak
burcu burcu
leylakların yurdu
arokanya.[25]

O hala aydınlatıyor…

Behçet Aysan eşitlikçi bir toplum için yazıyordu. Ortak düşümüz için bize yol göstermeye devam ediyor…

bilirim yarın diye bir şey var
çeliğin su katılmamış bir yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların
dinecek

bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.

selam verip
selam alacak

barışa kardeşliğe

hep tok yatan
çocuklar görecek

el ele
aşklar, omuz omuza
dostluklar

ne dikenli teller olacak
ne tanklar tüfekler

ne tüberküloz kalacak
ne lösemi

ne işsizlik

ne banka
ne borsa

süt gibi duru ve ak
ekmek gibi sıcak

bizim de
bizim de

günlerimiz olacak.[26]

Yoğunluk Dergisi Sayı: 13 2007 Ocak

[1] Püsküllüoğlu, Ali, “Behçet’e Ağıt”, TYS Edebiyat, Sayı:10, Ağustos 1994.
* Siren: Mitolojide; denizde kayalar üzerinde gemicilere şarkılar söyleyen deniz kızı.
[2] Aysan, Behçet, “Düello”, Düello, Adam Y., Aralık 1993, s. 243.
[3] Nesin, Aziz, Bir Tutam Aydınlık, Adam Y., Mart 1996, s. 21.
[4] Bolat, Salih, Aysan, Eren, Deniz Feneri, Um:ag Y., Mayıs 2006, s. 9.
[5] Kansu, Işık, “Sevgili Behçet Ağabey”, Deniz Feneri, s. 218.
[6] Ergülen, Haydar, “Behçet Çok İyi Bir… ‘Adam’dı!”, Deniz Feneri, s. 43.
[7] Fişekçi, Turgay, “Behçet Aysan’la Söyleşi”, Deniz Feneri, s. 188.
[8] Fişekçi, Turgay, age., s. 190.
** Ufak ve seyrek taneli üzüm salkımı.
[9] Aysan, Behçet, “Sesler Ve Küller”, Düello, s. 86.
[10] Kansu, Işık, “İstiyorum Ki, Bağırmadan Söylensin Şiir”, Deniz Feneri, s. 184.
[11] Satıcı, Adnan, “Yıkılacak Olanın Çürüyenin İçinde, Filizlenen Bir Şey Var”, Deniz Feneri, s. 185.
[12] Satıcı, Adnan, age., s. 186.
[13] Aysan, Behçet, “Aşkın da Köle Çağı Vardır”, Düello, s. 64.
*** Mitolojide gök tanrı Zeus’un bulunduğu dağ.
[14] Aysan, Behçet, “Deniz Feneri”, Düello, s. 201.
[15] Aysan, Behçet, “Kara Sevda”, age., s. 91.
[16] Aysan, Behçet, “Onu Bana Bağışla”, age., s. 166.
[17] Aysan, Behçet, “Yeni Bir Gökyüzü Aranıyor”, age., s. 189.
[18] Ökmen, Cahit, “Şiirin Atlasında Lirik Bir Yolculuk”, Deniz Feneri, s. 109.
[19] Aysan, Behçet, “Aşk İçin Prelüdler”, Düello, s. 181.
[20] Aysan, Behçet, “Bir Eflatun Ölüm”, age., s. 131.
[21] Aysan, Behçet, “Beyaz Bir Gemidir Ölüm”, age., s. 191-192.
**** Girit adasında bulunan en büyük şehir.
[22] Aysan, Behçet, “İşçi Mihali’nin Ölümü”, age., s. 219-220.
***** Mayıs alanı. Her yıl darbe yıldönümünde kayıp annelerinin protesto gösterileri için toplandıkları yer.
****** Arjantin’de binlerce kayıp annesinin protesto gösterilerinde kullandıkları, dönemi yargılayan simge.
******* Arjantin’de kayıplara verilen ad.
[23] Aysan, Behçet, “Beyaz Başörtülü Kadınlar”, age., s. 175.
[24] Fişekçi, Turgay, “Behçet Aysan’la Söyleşi”, Deniz Feneri, s. 189-190.
[25] Aysan, Behçet, “Neruda, Neruda”, Düello, s. 33.
[26] Aysan, Behçet, “Yarın Diye Bir Şey Var”, age., s. 155-156.

Sosyal güvenlik sempozyumu


Özelleştirme sırası hastanelerde

Dünya Bankası'nın 2002 Türkiye Raporu'nda, "Hastanelerinin verimliliğini iyileştirmek için, tüm Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerine hem yönetsel hem parasal açıdan hem de sağlık hizmetlerini üretip yönetmek için gereken girdilerin sağlanması bakımından özerklik tanınmalıdır. İlk aşamada hastane kurumunun geneline özerklik tanınmalı, ikinci aşamada ise, her tesise ayrı ayrı özerklik tanınmalıdır" deniliyordu.
Emperyalizme uyum derdinde olan Türkiye burjuvazisinin ve AKP'nin bu konudaki temel amacı, kamu hastanelerinin dağıtılması, özel idareler ve belediyelere devredilmesidir. Tayyip Erdoğan 2005'in ilk günlerinde açılış reklamına katkıda bulunduğu özel hastane patronlarına, Şişli Etfal Hastanesi'ni satın almasını önermişti. Bu eğitim hastanesini isterlerse, karlı görüyorlarsa
iş hanı bile yapabileceğini, devletin bu kurumu satarak kazandığı para ile başka hastane bile yapacağını salık veriyordu.
Dünya Bankası'nın raporuyla uyumlu olduğu dikkat çeken, 2004 yılında gündemde olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı'nda eğitim hastaneleri dışındaki hastaneler için amaçlanan şudur: Tüm hastaneleri ve birinci basamak sağlık kuruluşları araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malları, alacak ve borçları, bütçe ödenekleri ve kadroları ile birlikte il özel idarelerine ve
belediyelere devri öngörülüyordu. Bu yasa tasarısı gündemden çıkmamakla birlikte, içindekiler ileriki yıllarda parça parça yasalaştırılmaya çalışıldı ve çalışılmaktadır.
2004'den günümüze hükümetin hastanelerin devri, özelleştirilmesi ile ilgili girişimlerine kısaca bakalım: Günümüzde kamu hastaneleri alışveriş merkezleri için tasfiye edilmesine başlanmıştır. 2004 Temmuz'unda yapılan bir yasal düzenleme ile hastanelerin Maliye Bakanlığı tarafından satışa çıkarılmasının önü açılmıştır.
2005'in ilk günlerinde SSK'ya bağlı hastaneler, Sağlık Bakanlığı'na devredildi.
Kamunun sağlıktan çekildiğini gösteren önemli bir nokta ise 2005'nin son günlerinde devlet hastanelerinin alacaklarının silinmesidir. Hükümetin devlet hastaneleri alacaklarından sildiği 3.5 katrilyon lira, Sağlık Bakanlığı'nın 2005 bütçesi olan 5.4 katrilyon liranın üçte ikisine denk geliyor.
2007'nin ilk günlerinde çeşitli alanlarla birlikte sağlık alanını da kapsayan bir yasa tasarısı taslağı, "Bazı yatırım ve hizmetlerin kamu kesimi ile özel sektör işbirliği modelleri çerçevesinde gerçekleştirilmesine ilişkin kanunu tasarısı taslağı" gündeme geldi. Sağlık ve her türlü alt yapı işini piyasaya açmaya yönelik bu taslakla yap-işlet-devret, yap-işlet, işletme, işletme hakkı devir modellerinin yanı sıra yap-kirala modeli getiriliyor ve tüm kamu-özel işbirliği modellerinin
"özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeler" olarak yapılması öngörülüyor. Özel hukuk hükümlerine tabi olunca da Danıştay devre dışı bırakılmış oluyor. AKP hükümeti dönemini sağlık alanında kısa bir değerlendirmeyle kamudan özele sermaye aktarımı olarak nitelendirebiliriz.
Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği'nin verilerine göre, 2000 yılında 261 olan özel hastane sayısı 2006 sonunda 308'e ulaştı. Sağlık Bakanlığı hastanelerinde poliniklik sayısı 2002'den 2004'e yüzde 27, yatan hasta sayısı ise yüzde 20 arttı. Ancak hastanelere yatırım yapılmadı. Yatırım yapılmadığı gibi hastaneler ya satılıyor, ya da kapatılmaya çalışılıyor. 2007

Özelleştirme Sırası Sosyal Güvenliğimizde

YENİ SOSYAL GÜVEN(SİZ)LİK YASALARI

21 Ocak 2006 Cumartesi

10.00-10.30: AÇILIŞ KONUŞMALARI
Av. Faruk Sağın – Yurtsever Cephe İstanbul Hukukçular İnisiyatifi
Dr. Elif Altundaş – Yurtsever Cephe Yürütme Kurulu

10.30-12.30: BİRİNCİ OTURUM
Oturum Başkanı: Stj. Av. Soner Büyükdikmen

Tarihsel Süreçte Sosyal Güvenlik Hakkı
Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu – Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

Avrupa Birliği Sürecinde Sosyal Güvenlik ve İşçi Sınıfı
Doç. Dr. Yüksel Akkaya – Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

Sağlıkta Dönüşüm Kim(ler) İçin?
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu – Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı

12.30-14.00: ARA

14.00-16.00: İKİNCİ OTURUM
Oturum Başkanı: Av. Cenk Toptaner

Sosyal Güvenlik Hukukunun Temel İlkeleri Işığında Yasa Tasarısının Değerlendirilmesi
Av. Murat Özveri – DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası Hukuk Müşaviri

Sınıf, Sınıf Bilinci ve Sosyal Güvenlik
Dr. Ali Murat Özdemir - Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

Sosyal Güvenlik ve Sınıf Mücadelesi
Önder Atay – DİSK/Bank- Sen Genel Sekreteri

16.00-16.15: ARA

16.15-17.00: FORUM

Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği (HAYAD) Temsilcisi
Yurtsever Cephe İstanbul Belediye Çalışanları İnisiyatifi Temsilcisi
Yurtsever Cephe İstanbul Hukukçular İnisiyatifi Temsilcisi
Yurtsever Cephe İstanbul Metal İşçileri İnisiyatifi Temsilcisi
Yurtsever Cephe İstanbul Öğretmenler İnisiyatifi Temsilcisi
Yurtsever Cephe İstanbul Sağlıkçılar İnisiyatifi Temsilcisi

Yurtsever Cephe – Hukukçular İnisiyatifi

Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı
Sıraselviler Cad. No:48 Hrisovergi Apt. Kat:1 Taksim/İstanbul Tel:0212 252 63 14-15

İletişim: yurtseverhukukcular@yurtsevercephe.org / 0536.886.73.37 (Av. Faruk Sağın)
www.yurtsevercephe.org

İşgal altında cinayet

Emperyalizm, burjuvazinin ilerici kazanımlarından olan hukuk ve hukuk kurumlarını ayaklar altına alıyor. Emperyalizm bir ülkeyi işgal ettikten sonra, kurduğu hukuktan nasibini almamış mahkemeleriyle o ülkenin bütün değerlerini aşağılıyor, ulusal hukukunu yok sayıyor ve saldırısını meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu durum, Irak'ın işgali sonrasında Saddam'ın yargılanmasında ve idam edilmesinde de karşımıza çıkıyor. Saddam davası emperyalizmin işgalci, yasadışı, keyfi tutumunun çarpıcı örneğidir. Emperyalizm, idam kararıyla kendi aleyhine dönen mahkemeyi kapatıp, Irak'taki direnişi etkisizleştirmek istiyor.

Medyada ABD övgüsü eşliğinde Saddam'ın nasıl idam edildiğini izliyoruz. Saddam'ı diğer "diktatör"lerle karşılaştırarak, benzerliklerini anlatıyorlar. Bir karşılaştırma da biz yapalım. Bir devlet başkanının uluslararası ceza mahkemeleri nezdinde suçlu ilan edilmesinin tek örneği Miloşeviç'ti. Yugoslavya Anayasa Mahkemesi'nin vetosuna rağmen Miloşeviç, iç hukuk es geçilerek emperyalistlere teslim edildi. Miloşeviç davasında da Saddam davasına benzer görüntülerle karşılaşmıştık. Miloşeviç, mahkemeyi tanımadığını, bu mahkemenin düzmece bir mahkeme olduğunu, mahkemenin amacının NATO'nun Yugoslavya'da işlediği savaş suçlarını haklı çıkarmak olduğunu, savunma yapmayacağını, ülkesinin bağımsızlığına yapılan NATO müdahalesine karşı olduğu için yargılandığını ve kendisini yargılayan kurumun NATO'nun bir kolu olduğunu, Batı'nın çeşitli etnik gruplardan oluşan ülkelerin parçalanması yoluyla Güneydoğu Avrupa'da egemenlik kurmak istediğini söylemişti. Miloşeviç'in mahkemede emperyalizmi yargılaması nedeniyle mahkeme basına kapatılmıştı. Yugoslavya Devlet Başkanı Koştunitsa sadece Miloşeviç'in değil bir halkın yargılandığını vurgulayarak, "duruşmaları izledikten sonra mahkemede az hukuk, çarpıtılmış çok masal olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. İlk aşamada görülen; ikiyüzlülük, politizasyon ve mantıksızlık…" demişti. NATO sözcüsü Janie Shea, övünerek mahkemenin hiçbir zaman NATO üyesi ülkelerin liderlerine dönük suçlama geliştiremeyeceğini, çünkü mahkemenin NATO tarafından finanse edildiğini söylüyordu. Miloşeviç'in kuşkulu ölümü de, emperyalizm için bu yargılamanın bir an evvel bitirilmesi ihtiyacına karşılık geliyordu. Lakin Miloşeviç örneğinde emperyalizmin başarılı olmadığı açıktır. Saddam örneği de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD, Irak'ta açıklayacağı yeni politika öncesinde Saddam'ı idam ederek bir adım öne geçmeyi planlamıştır. Emperyalizm için kötü bir senaryoya dönüştürülen bu yargılama son bulmalıydı. Emperyalizm kurduğu kukla mahkeme ile istediği dikensiz gül bahçesine ulaşamamış, bir kez daha hayal kırıklığı yaşamıştı.

Ortadoğu'nun Miloşeviç'i: Saddam Hüseyin

Saddam, Bağdat'ta parlamento ve hükümet binalarının, ABD güçleri karargahının ve ABD Büyükelçiliği'nin bulunduğu Yeşil Bölge olarak adlandırılan alanda kurulan özel bir mahkemede, Irak Yüksek Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Hakkında katliam, tehcir ve kimyasal gaz kullanımı gibi suçlamalar bulunan Saddam'ın yargılanması, Taha Yasin Ramazan'ın da aralarında bulunduğu yedi eski üst düzey yöneticiyle birlikte yapıldı. Jürinin olmadığı, başyargıcın tanıkları sorguladığı mahkemede beş yargıç görev yaptı.Irak'ta anayasa referandumundan hemen sonraya getirilen ilk duruşma ile direniş bölgelerinde reddedilen anayasa'nın başarısızlığını örtmek ve Baas Partisi'ni zayıflatmak amaçlanmıştı. Böylelikle direnişe müdahale edilecek, direniş etkisizleştirilecekti. Saddam'ın Ortadoğu'nun Miloşeviç'i olarak seçildiği, ilk duruşmada belli oldu. Saddam, emperyalizme karşı direnişin önemli bir öncüsü olarak yargılanacaktı. Saddam ise ilk duruşmadan itibaren yargılanmadı, mahkemeyi yargıladı. Defalarca Irak'ın işgalini lanetlerken, mahkemenin yasallığını, meşruluğunu sorguladı. Canlı olarak yayınlanacağı söylenen ilk duruşma, uluslararası medyaya hem bozuk biçimde hem de 30 dakika gecikmeli olarak aktarıldı. İkinci duruşmada da Saddam, yargıca "sen Iraklısın; egemen olan sensin. Onlar senin ülkendeler; yabancılar ve işgalciler" dedi. Saddam Hüseyin'in yargıçla tartışması sırasında televizyon yayını kesildi. Bu gelişmeler, Milo-şeviç'in meydan okuması üzerine mahkemenin kamuoyuna kapatılmasını hatırlatmıyor mu? Saddam, mahkemenin diğer duruşmalarında da ABD emperyalizmini sorgulayan tavrını sürdürdü. Irak halkına da seslendi; birbirleriyle değil işgalciye karşı savaşmalarını istedi. Mahkemenin savcısı Saddam için idam cezası istediğinde, "ölüm cezası verilecek olursa asılmaktansa kurşuna dizilmeyi tercih ederim" dedi.Mahkeme, emperyalizmin hedefleri için kurulmuştur; mahkemenin hukuki olarak hiçbir meşruiyeti yoktur. ABD'nin eski Adalet Bakanı Ramsey Clark ve Katar'ın eski Adalet Bakanı Necib el Nauymi, Saddam Hüseyin'in savunmasına yardımcı olmak ve eski devlet başkanının adil yargılanmasını sağlamak üzere Bağdat'a geldi. Nauymi mahkemenin bağımsız olmadığını, işgal altında kurulduğunu, ABD müdahalesinden sonra Irak'ta görevlendirilen Paul Bremer tarafından çıkarılan yasaların değişmediğini söyledi. Irak Devlet Başkanı Talabani'nin, "İstenirse tanıklık yapmaya hazırım. Bu dava, Irak'ın ulusal bütünlüğünün daha da sağlamlaştırılmasına olanak sağlayacak ve dünyaya Kürtlerle Arapların iyi ilişkiler yürüttüğünü gösterme fırsatı yaratacak" demesi de, mahkemenin emperyalizmin hedefleri için kurulduğunu kanıtlamıyor mu? Mahkeme Saddam aleyhine açılan ilk davada, Duceyl davasında, sürpriz bir karar vermedi. Bush'un veya Cumhuriyetçilerin karşılaştığı seçim zorluğunu aşmak amacıyla, ABD'deki kongre seçimine iki gün kala Saddam için idam kararı verdi. Bush, kararı "Bu dava, Irak halkının, bir zorbanın yasalarını hukuk devletiyle değiştirme çabasında mihenk taşı olmuştur" sözleriyle karşıladı. AB ülkelerinden yapılan açıklamalarda Saddam'ın yargılanması adil bulunurken, idam edilmemesi istendi. Kararın verildiği gün, 30 günlük göstermelik temyiz süresi başladı ve Saddam temyiz etti. Başvuru reddedildi ve Enfal davası devam ederken 30 Aralık günü sabaha karşı Saddam idam edildi.Saddam hukuk kurallarının işlemediği bir mahkemede yargılandı!Emperyalizmin mahkemesinde hukuk kurallarının işlemediği açık bir biçimde görülüyordu; bunun unsurlarını ortaya koyalım.Saddam bazı duruşmalara zorla çıkarıldı. Bu durum yasaların orman kanunlarına dönüştürül-düğünü gösterir. Duruşmalarda Saddam Hüseyin, Amerikan askerlerinin kendisine dayak attığını ve işkence yaptığını anlattı.Davanın ne kadar adil olduğunu, savunma özgürlüğünden ne ölçüde söz edilebileceğini gösteren bir diğer olgu da Saddam'ın savunma ekibindeki 1100 kadar avukatın, güvenliklerinin yeterince sağlanmadığı gerekçesiyle davadan çekilmesidir. İlk davanın açılmasından bugüne kadar savunma ekibinden dört, savunma ekibinde olmayan ancak çalışmalarıyla ekibe destek veren avukatlardan 39'u öldürüldü.Adil yargılanma güvencesi olmayan mahkemede, savunma heyeti kanıtları önceden göremedi. İddia makamı tarafından mahkemeye sunulan dokümanların incelenmesi için savunma ekibine yeterli süre verilmedi. Davaya ilişkin olarak savunma ekibinin mahkemeye sunduğu talepler kayda bile alınmadı ve savunmanın gösterdiği tanıklar tutuklanıp işkence gördü.Duruşmalara katılan yabancı gazeteciler, Saddam'ın aleyhindeki kanıtların son derece zayıf olduğunu söyledi. Bir duruşmada savcılık makamının tanıkları olarak dinlenen Saddam Hüseyin'in eski üst düzey bürokratlarının anlatımları iddia makamı için hayal kırıklığı yarattı. Tanıkların ikisi de mahkemeye zorla getirildiklerini, ifade vermek istemediklerini söyledi. BBC muhabirine göre, savcılık bu iki tanığın ifadeleri doğrultusunda Saddam Hüseyin'in katliam emri verdiğini kanıtlayabilmeyi umuyordu. Bir duruşmada ABD Eski Adalet Bakanı Ramsey Clark, yargılama sürecinde şimdiye kadar perde arkasından ya da kağıttan okuyarak ifade veren dokuz tanıkla ilgili olarak, "Tanıklardan bazılarının ifadeleri tamamen uydurulmuş ve bazıları yardım almış görünü-yor ve mahkemeye çıkanların önünde kağıt vardı" dedi. Clark, tanıkların tazminat taleplerinin mahkemede dile getirilmesini eleştirerek; "Adil bir yargılanma ve gerçeklerin gerekli olduğu tarihi öneme sahip bir ceza davasındasınız ve insanların para talep ettiğini görüyorsunuz. Bence bu yargılamanın kendisini yozlaştırıyor" dedi. 05.01.2007

Parası olan güvende

Çeşitli ülkelerde ve ülkemizde sosyal güvenlik, Dünya Bankası ve IMF raporlarıyla tasfiye ediliyor. Ülkemizde sosyal güvenliğin tasfiyesi, AB sürecinde hızlandırılmıştır. Bugün AKP, sosyal güvenlik reformunu, yani kurulu sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesini nihayete erdirmek istiyor.
SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kaldırılarak bunların yerine Sosyal Güvenlik Kurumu getirilirken, sağlığın ve sosyal güvenliğin piyasa koşullarına göre işletilmesi isteniyor. Sosyal güvenlik reformuyla neyin amaçlandığını üç açıdan ele alalım.
I- Sağlık hizmetleri tamamen paralı hale getiriliyorSağlıkta dönüşüm olarak nitelendirilen süreçle sosyal güvenliğin tasfiyesi iç içe geçmiştir. Genel Sağlık Sigortası (GSS) hem sağlıkta dönüşümün hem de sosyal güvenliğin tasfiyesinin bir parçasıdır. GSS ile sağlık piyasasında, sermayenin istediği ölçüde denetleyemediği parayı merkezileştirmek ve merkezileştirilen sermayenin özel sağlık kuruluşlarına transferi söz konusu olacaktır. Genel Sağlık Sigortası'yla aslında ikili bir sisteme doğru gidilmektedir. Bir tarafta emekçilere, yoksullara karşı daraltılmış ve düşük nitelikli bir sağlık ve sosyal güvenlik sistemi sunulurken, öte tarafta varsıl kesimlere cepten harcamalara dayalı bir sağlık ve sosyal güvenlik sistemi sunuluyor. Bu da özel sağlık sigortacılığıyla devreye sokulmaktadır. Bugün devlet, prim işleyişine dayalı bir sistemi oturtmak ve giderek sağlıktan çekilmek istiyor. Sağlıkta tüm hizmetlerin paralı olması dönemi başlamaktadır. Sağlık yardımlarından yararlanma hakkı tümüyle prim ödeme şartına bağlanmaktadır. Ödeme yapmayana hizmet verilmeyecektir. Aylık geliri asgari ücretin 1/3'ü kadar, yani 127 YTL'den fazla olan herkesten 64-431 YTL prim alınacaktır. Devlet, Genel Sağlık Sigortası kapsamına temel teminat paketi koymaktadır. temel teminat paketi, toplanacak primlerin sağlık hizmetlerinin büyük kısmından yararlanmak için yeterli olmadığının, ödenen prime cepten ek katkı yapılacağının bir ifadesidir. Çeşitli sigorta kurumlarına bağlı sigortalıların ve Yeşil Kart sahiplerinin bugün eşitsiz de olsa yararlandıkları sağlık hizmetlerinin kapsamı daraltılmaktadır. Ülkemizde kayıt dışı istihdam ve iş güvencesiz çalışmanın yoğunluğu düşünüldüğünde, 30 milyon kişi genel sağlık sigortası primini ödeyemeyecek duruma geleceği görülecektir. Yeşil kartlıların kapsanacağı belirtilse de onların da büyük çoğunluğu sağlık hizmetinden faydalanamayacaktır. Bu tabloda sağlık emekçilerini bekleyense işsizliktir.Şu an SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı tarafından güvence altına alınan şeker hastalığı, kanser gibi hastalıklar, yüksek tedavi giderleri nedeniyle güvence dışına çıkarılabilecektir. Kâr-zarar hesabıyla çalışan bu sistem yüzünden Ukrayna ve Rusya'da 9 milyon insan öldü. Ülkemizde sağlık hakkının ve sosyal güvenliğin tasfiyesi süreci, Balkan ülkelerinde yaşanan süreçle büyük bir benzerlik gösteriyor. Yunan halkı sağlık harcamalarının %44.6'sını özel harcama olarak yapmaktadır. Sağlık sigortasının herkesi kapsadığı söylense de 7,5 milyonluk Bulgaristan'da 2,5 milyon kişi sağlık sigortasından ve onun sunduğu temel teminat paketinden bile yoksun duruma geldi. Sağlık sektöründe 50 bine yakın emekçi işsiz kaldı. AB ülkelerinde hekimler büyük kent merkezlerinde ve bazı çok kazandıran branşlarda (kadın doğum, ortopedi, genel cerrahi gibi) yığılırken, birinci basamak ya da ana-çocuk sağlığı gibi toplum sağlığını yakından ilgilendiren alanlarda hekim sıkıntısı çekiliyor.
II- Bireysel emeklilikle özel sektöre rant yaratılıyor1999 yılında, DSP-ANAP-MHP hükümetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan döneminde, "mezarda emeklilik yasası" olarak isimlendirilen 4447 sayılı kanun kabul edildi. Emeklilik için yaş sınırı kadınlarda 50'den 58'e, erkeklerde 55'ten 60'a yükseltilirken, prim ödeme gün sayısı 5 bin günden 7 bin güne çıkarıldı. Emekçilerin emekli olma beklentisi kırılmaya çalışıldı ve devreye bireysel emeklilik sistemi sokuldu. Bugünse bu projenin devamı niteliğinde ikinci büyük adım atılıyor. Sosyal güvenliğin tasfiyesi sürecinde emeklilik hakkı gasp edilirken, çalışanlara gösterilen seçenek bireysel emeklilik sistemi oluyor. Bu emeklilik sistemiyle özel sektöre rant yaratmak amaçlanıyor. Genel Sağlık Sigortası'na benzer bir ikili sistem burada da söz konusudur. Varsıl çalışanın yine emekli olmada bir sorunu olmayacaktır. Emekçiye ya "mezarda emekli ol" deniyor, ya da "git bir şirkete on yıl prim yatır; emekli ol" deniyor. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'yla çalışanların emekli olabilmesi daha da zorlaştırılmaktadır. Kanunla bundan sonra çalışanların emekli olabilme hakkı tamamen ellerinden alınırken, emeklilik için prim gün sayısı, 9 bin güne çıkarılmaktadır. Emeklilik yaşı kademeli bir artışla 2048 yılında 65'e yükseltilecek. Emekliliğe hak kazanabilmek için 25 yıl çalışmak gerekirken, çalışanların ve emeklilerin maaşlarında önemli düşüşler öngörülüyor.AB üyesi ülkeler, emekliliği tasfiye eden reformlar gerçekleştirmiştir. Bu reformlarla, emeklilik sisteminde kamunun payı azaltılırken, özel emeklilik fonları teşvik edilmiştir. Doğu Avrupa ülkelerinde sigorta primleri artmış, emeklilik yaşı yükselmiş, yoksulluk sınırının altında maktu emeklilik aylığı ödenmesi nedeniyle, emeklilerin yaşam koşulları aşırı ölçüde kötüleşmiştir.
III- Yoksulluğun yönetilir kılınması amaçlanıyorBu reform kapsamında, sosyal güvenlik kavramı yerine, "sosyal koruma" kavramı tercih ediliyor. Sosyal güvenlik, işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği bir hak iken, kapitalizmin sosyal güvenliği tasfiye sürecinde bu hakkın yerine tercih ettiği sosyal koruma, bağışlanan bir inayet sistemini, bir "hayır mekanizmasını" çağrıştırıyor. Bu duruma ilginç bir örnek, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'ndan verilebilir. İnsanların sağlık hakkı gasp edilirken, "kişilerin sağlık hizmet sunucusuna ödeyecekleri katılım payının tutarı, net asgari ücretin %75'ini geçemez" denilerek "sosyal koruma"ya dikkat edilmektedir.Sosyal yardımların artırılmasındaki temel neden, sosyal güvenliğin tasfiyesi sürecinde sosyal güvenlikten yararlananlar azaldığından, yoksulların sistemin dışına çıkacak olmasıdır. Kapitalizm, yoksulları kendi hallerine bırakılamayacak bir potansiyel tehlike olarak gördüğünden, yoksullar sosyal yardımlarla korumaya alınmakta, yoksulluğun yönetilir kılınması amaçlanmaktadır. Sosyal yardımların maliyeti daha az olacağından aktarılan pay da daha az olacaktır yani kamu sadece en yoksul kesimlere, asgari düzeyde yardım yapmakla sorumlu kılınacaktır. Sosyal güvenlikle yoksulluk arasında bağlantı kurulması, sadece sosyal yardımlarda değil, reformun bütününde göze batıyor. Bu yüzden bu model için sosyal güvenlik yerine sosyal koruma kavramı tercih edilmektedir. Sosyal güvenlik kurumlarındaki açığın yoksulluğu artırdığı, devletin en yoksul kesimlere yönlendirmesi gereken kaynakların sosyal korumaya en az ihtiyaç duyan kesimlere yönlendirildiği söylenirken, yeni sistemle yoksulluğun önüne geçileceği iddia edilmektedir. Oysa ki ortaya çıkacak fazlalık, yoksullara değil, burjuvalara akacaktır.Devlet fonlarının nasıl kullanılacağı tartışılırken temel kural da budur: Birilerine verilmeyen başkasına verilir. Sosyal güvenlik reformu en yoksulundan, geçinmeyi becerenine kadar tüm emekçilerin elinden alınacak bir kaynağın sermayeye transfer edilmesinden ibarettir.

Mezarda emekliliğe ve sağlığın özelleştirilmesine devam
Bilindiği üzere, iki hafta önce Anayasa Mahkemesi Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile ilgili kararını açıkladı. Bunun üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yasanın yürürlüğe girişini altı ay erteledi. Hedeflenen tek çatı sekteye uğrasa da sosyal güvenliğin tasfiyesi gündemden çıkmış değildir. Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği hükümler üzerine yeniden düzenleme yapılacak.Anayasa Mahkemesi'nden daha kapsamlı iptal kararları beklenirken, mahkeme AKP'nin uygulamalarına onay verdi. Mezarda emeklilik ve sağlıkta özelleştirme olarak nitelendirebileceğimiz hükümler kamu dışında çalışan emekçiler için hala geçerli. Anayasa Mahkemesi kamu çalışanlarıyla ilgili ayrı bir düzenleme gerektiğini belirtirken, kamu emekçilerinin sağlık haklarının gasp edilmesine veya mezarda emekli olmalarına ilkesel olarak karşı çıkmıyor. Anayasa Mahkemesi AKP'yi rahatlatmayı da ihmal etmedi. Geçtiğimiz günlerde AKP meclis grubunda da bazı tartışmalar olmuştu. Çalışan emeklilerin maaşlarındaki kesintinin seçim öncesinde oy yitimine yol açacağı belirtilmişti. Kanun, emekli olduğu halde çalışmaya devam eden, esnaflık yapan ve şirket ortağı olanlardan alınan destekleme oranını asgari ücretin % 10'undan % 33.5'ine çıkarıyordu. Hükümet, Anayasa Mahkemesi'nin kararı doğrultusunda değişikliğe gitmeyi planlıyordu. Bu düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi iptal etti.Son bir iki hafta içindeki gelişmelere bakmakta da fayda var. IMF'nin geçtiğimiz günlerde onayladığı niyet mektubunda kamu çalışanlarına verilecek zammın, yılbaşından itibaren yüksek sosyal güvenlik primleriyle geri toplanacağı itirafı yapıldı. Mayıs ayına kadar vergi gelirlerinde artış olması durumunda bu paranın özel sektöre aktarılacağı taahhüt edildi. Özel sektöre vergi avantajı da getirilirken, sağlıkta bir dizi kısıtlamaya gidileceği, KDV'nin indirilmeyeceği ve kamuya personel alımının yavaşlatılacağı da taahhüt edildi. Kapitalizmin, yarattığı enkazdan rant hesabı yaptığı gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıyayız. AKP, sosyal güvenlik reformunu seçim yatırımı olarak kullanmayı hesaplıyor. Genel Sağlık Sigortası'nın (GSS) uygulanmasından doğacak sorunları hafifletmeye, uygulamayı hoş göstermeye çalışıyor. AKP'nin GSS'ye ayrılan kaynağı seçime kadar cömertçe kullanacağı bir bahar havası yaratılmaya çalışılmaktadır. Geçen yıl bütçeden Sağlık Bakanlığı'na 7.6 milyar YTL kaynak ayrıldığı halde bu tutar dokuz ayda tükendi, bu yıl 6.6 milyar YL ayrıldı. Öte yandan, sosyal güvenlik devlet prim katkısı olarak 10.1 milyar YTL ayrılırken, bu kaynağın önemli kısmının GSS Genel Müdürlüğü'nün yapısal harcamalarına gideceği belirtiliyor. Bunun haricinde sosyal güvenlik sisteminin açıkları için de 20 YTL'lik bir pay ayrıldı. Ayrıca bütçede yer alan 8.8 milyar YTL'lik sermaye aktarımı payı da özel sağlık sektörüne aktarılacak. 28.12.2006

AKP "hasta hakları"ndan ne umuyor?

26 Ekim Hasta Hakları günüydü. Ülkemiz hastanelerinde hastalar uzun kuyruklarda beklemekte, ancak aylar sonrasına randevu alabilmekte, muayene olursa ilaç parasını cebinden karşılamakta, sağlık güvencesi olmayan hastalar doktora gidecek parayı bulamamaktadır. Kamu sağlığına yatırım yapılmamakta ve hastalar özel sektörün eline bırakılmaktadır... Yabancısı olmadığımız bu sorunlar ülkemizin sağlık alanındaki görünümünü yansıtmaktadır. Türkiye'nin önüne konulan AB sürecinde insanlar, "sağlıkta dönüşüm" adıyla getirilen veya getirilecek düzenlemelerle ne kadar hasta hakları ya da sağlıklı yaşam hakkına kavuşabileceklerdir? Ya da şöyle sorulabilir: Bedensel, ruhsal, sosyal yönden ne kadar sağlıklı bir yaşam hakkına sahibiz?
Halk sağlığı, sağlığın ticarileştirildiği bir dönemde gerçek anlamı dışında kullanılmaktadır. Çeşitli gazetelerde veya internet sitelerinin sağlık sayfalarında bunun örneklerini görmekteyiz. Diyet, zayıflama yöntemleri, sağlıklı bronzlaşma gibi salt teknik ve soyut konulara indirgenmektedir. Halk sağlığı, sağlık hakkının bir insan hakkı olarak doğmasıyla ve hizmetin insana dönmesiyle bir anlam ifade etmektedir. Halk sağlığı bugün herkesin parasız yararlanabileceği bir sağlık hakkını ifade etmelidir. Halk sağlığı, sağlığı oluşturan kavramların toplum yararına kullanılmasını sağlamaktadır. Halk sağlığının bir toplumsal temele sahip olmasında koruyuculuk noktası önemlidir. Bu koruyuculuk vurgusundan dolayı halk sağlığı, hastalıkların nedenlerinin ortadan kaldırılması için çaba harcamaktadır. İnsanlar hastalandığında kamusal sağlık hizmetinden yararlanamamakta, en temel yaşama hakkı olan sağlıklı yaşam hakkından mahrum kalmaktadırlar. Sağlık hizmeti; sağlığın korunması ve geliştirilmesi, sağlıklılık hali yitirildiğinde bunun yeniden kazanılması, geri dönüşü olmayan kalıcı olumsuzluklar ortaya çıktığında da bunların yasamla bağın kopmayan bir hale getirilmesi için gereken esenlendirme çalışmalarını kapsar. Sağlık alanında günümüzde tedavi edici hekimlik öne çıkartılmaktadır. Sağlığın tedavi edici hekimlikle olmazsa olmaz bir bağlantısı bulunan koruyuculuk hekimlik ise dışlanmaktadır. Tedavi edici hekimlik, bir kişinin hastalandığında gereken tedavinin yapılması iken; koruyucu hekimlik, bir kimsenin hasta olmaması için gereken tedbirlerin alınmasıdır. Ancak, koruyucu hekimlik uygulaması olmadığından, her sene binlerce vatandaş bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölmektedir. Koruyucu hekimlik uygulamaları geçerli olduğunda, bulaşıcı hastalıklar ölümle sonuçlanmayacak hastalıklardandır. Kapitalizm yüzünden karşı karşıya kalınan hasta hakları ihlalleri sadece bahsedilenle sınırlı değildir. Gelişme çağında süt içemeyen, gerekli besini alamayan, bir bardak tuzlu-şekerli sudan mahrum bırakılarak ishalden ölen on binlerce bebekten başlıyor, gereksiz tetkiklere, yanlış tedavilere, ameliyata giden hastaya kadar uzanıyor hasta hakları ihlalleri. Parası olanın yararlandığı tedaviler ise güvenilir olmaktan son derece uzaktır. İlaçların kimi zaman ölümle sonuçlanan yan etkilerinden özel hastanelerde karşılaşılan hasta hakları ihlallerine kadar pek çok ihlal de sıralanabilir. Koruyucu hekimliğin olmamasından dolayı rastlanan hasta hakları ihlalleri kapitalizm tarafından bir rant sağlama aracına dönüşmektedir. İnsanların hasta olma durumu bile sermaye tarafından "değerlendirilmektedir". "Hasta ettiğim kişiyi de ben tedavi ederim" diyen kapitalizmin çeşitli sektörleri bu durumdan da beslenmektedir: İlaç tekelleri, özel hastaneler, sigorta şirketleri, tıbbi araç ve gereç satan şirketler gibi...
Dünya Bankası özellikle son yirmi yılda sağlık alanına ağırlığını koymuştur. Projeler yaptırmakta, krediler vermektedir. TÜSİAD'ın geçtiğimiz günlerde hazırlattığı rapor Dünya Bankası'nın raporlarının kopyasını oluşturmaktadır. Sabancı Center'da Sağlık Bakanı Akdağ ile yaptığı basın açıklamasında TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı, ülkenin sağlık sorunlarının fazlalılığını vurgularken, bu sorunlardan rant yaratma peşindeydi. TÜSİAD bu raporuyla AKP'nin "Sağlıkta Dönüşüm Programı"na destek vermiştir. Toplantıda sunulan "Sağlıklı Bir Gelecek: Sağlık Reformu Yolunda Uygulanabilir Çözüm Önerileri" başlıklı rapor John Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Okulu öğretim üyelerine hazırlatılmıştır. Bu rapor genel sağlık sigortası, özel sağlık sigortacılığı, temel teminat paketi, aile hekimliği (bu isim yerine Birinci Basamak Hekimi ismi tercih edilmiş), kamu hastanelerinin özelleştirilmesi gibi konuları kapsamaktadır.
Sağlık hakkı gasbedilmektedir
Sağlık hakkının kazanımı ancak toplumsal mücadelelerle olmuştur. Özellikle sosyalizm sağlık hakkını herkesçe ulaşılabilir kılmıştır. Parasız sağlık hizmeti ilk kez Sovyetler Birliği'nde sağlanmıştır. Sosyalizmin kazanımlarından olan sağlık hakkı, insan hakları ya da hasta hakları en ileri kapitalist ülkelerde bile tam anlamıyla tanınmamıştır. Fakat sosyalizmdeki sağlık hakkı konusundaki ilerlemeler kapitalizmi tedirgin etmiş, yıllarca sömürgelerinden getirdikleri kaynaklarla "ilerleyen" AB üyesi ülkeler insan hakları ile ilgili görece demokratik bir ortam yaratmıştır. Oysa ki, AB ülkelerinin bir bölümünü de kapsayan gelişmiş kapitalist ülkelerde demokrasi, sermayenin daha arıtılmış bir mekanizmaya ulaşması için bir araçtır. Kapitalizm bazı haklarla ilgili düzenlemeler yapar ama bu hakların ne kadar kullanılabileceği ile ilgilenmez. Hakların hukuksal tanımı yapılsa bile kapitalist sistem içinde hakların gerçek anlamda uygulanmasını beklemek beyhude bir çabadır. Üstelik bir sermaye emek çelişkisi söz konusuysa hakların hukuksal şekli bir anlam ifade etmez. Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra haklar daha fazla kısıtlanmaya başlamıştır. Kapitalizm reel sosyalizm döneminde başvurduğu sosyal devletle uyguladığı sağlık sisteminden vazgeçmektedir. Örneğin Almanya ve Fransa gibi ülkeler bugün sağlık hakkını hızla gasbetmektedirler. AB kendisiyle entegrasyona giren ülkelerin ekonomilerini daha fazla çökertirken o ülkelerde görece daha demokratik gelişmelere rastlanmamaktadır. Artık insanlar kapitalistlere göre daha iyi sağlık hizmeti talep ediyordu. Sağlık hizmetlerinin sadece kamunun üstüne kalması kaliteli sağlığı engelliyordu. Özel sektörün de devreye girmesiyle rekabet meydana gelecek ve bunlar da hastalar yararına olacaktı. Kapitalizm bu tarz bahanelerle sağlık hakkına saldırırken hasta haklarını kullanıyordu.
"Hasta hakları" kavramı neleri kapsamaktadır?
Hasta Hakları kavramı 1970'lerle birlikte gündeme geldi. Fakat, öncesinde birçok uluslararası düzenlemelerde de bu konuyla ilgili değiniler yer almaktaydı (örneğin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948)). Hasta hakları ile ilgili ilk uluslararası belge 1981 yılında Dünya Tabipler Birliği tarafından yayınlanan Lizbon Bildirgesi'dir. Bu belge altı temel maddeden oluşmuştur. Dünya Tabipler Birliği tarafından Eylül 1995 tarihinde Endonezya'nın Bali kentinde yapılan toplantıda Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi gözden geçirilerek Bali Bildirgesi yayınlanmıştır. 28-30 Mart 1994'te Amsterdam Bildirgesi, 2002'de Roma'da Avrupa Hasta Hakları Şartı yayınlanmıştır. Son yıllarda ülkeler kendi içerisinde hasta hakları ile ilgili yasal düzenlemeler de çıkartmıştır.
Ülkemizde ise Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi ile Tababet ve Şuabatı Sanatları'nın Tarzı İcrasına Dair Kanun hasta hakları ile ilgili düzenlemeleri kapsasa da hasta haklarına ilişkin başlı başına bir yasa yoktur. Ağustos 1998'de Hasta Hakları Yönetmeliği ve Ekim 2003'de Sağlık Tesislerinde Hasta Hakları Uygulamalarına İlişkin Yönerge çıkarılmıştır. Fakat Hasta Hakları Yönetmeliği'nde öngörülenler Eski Ceza Kanunu'nun 'kanunsuz ceza olmaz' ilkesine takılıyordu. Yeni Ceza Kanunu'nda hekimlere ve sağlık çalışanlarına yeni cezalar getirildi. Hekimin sorumluluğuna sadece Ceza kanunda değil, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu ve Türk Tabipler Birliği Soruşturma ve Yargılama Yönetmeliği ve TTB Meslek Etiği Kuralları Yönetmeliği gibi yasal düzenlemeler çerçevesinde de hekimlerin tazminat, idari ve disiplin sorumluluğuna gidilmektedir.
Hasta hakları, insan hakları kapsamında yer alan sağlıklı yaşam haklarının içerisinde yer alır. Sağlıklı yaşam hakkı, sağlıklı bir ortamda, var olan olanaklarla, sağlıklılık durumunu bozan nedenlerin ortadan kaldırıldığı bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Bu en temel yaşam hakkının kapsamına barınma, beslenme, korunma, bilgilenme ve iş edinme hakkından mahrum olmama girmektedir. Hasta hakları, hekim ve diğer sağlık emekçileri tarafından uygulanması gereken, hasta ve hasta yakınları tarafından talep edilebilir haklardır. Hasta hakları aslen talepsiz uygulanması gereken belli başlı haklardır. Hasta hakkı sağlık hizmetinin ulaşılabilir, eşit ve parasız olmasıyla bir anlam ifade edebilir. Bu tanım hastanın sağlık hizmeti alan kişi yani müşteri veya tüketici olarak tanımlanmasının önüne geçmektedir. Oysa ki insanların bedensel, ruhsal, sosyal yönden dengesinin çevresel veya iç sebeplerle bozulması ve yardıma ihtiyaç duyması hali, yani hasta olma durumunun kapitalizm tarafından bir kâr aracı olarak görüldüğünü ve hasta haklarının tüketici haklarına indirgendiğini tekrar belirtmekte yarar var. Tüketici hakları serbest piyasa içerisinde üretilen mal veya hizmeti özel amaçlarla satın alarak kullanan ve tüketen kimsenin haklarını kapsamaktadır. Tüketici hakları özellikle lüks eşya tüketimini karşılamaktadır. Oysa hastalık durumunda görülen tedavi bir lüks tüketim değildir. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi için zorunlu bir ihtiyacı karşılamaktadır. Kapitalizm hasta olma durumunu da lüks bir tüketim şekline bağlamaya çalışmaktadır. Sağlık turizmi sektörü yaratılmaya çalışılmaktadır. Tüketici hakkı olarak gösterilmesinin nedenlerinden birinin de hastanın istediği sağlık hizmetini karşılaması olarak yansıtılmaktadır. Hastalar tüketici - müşteri görülürken, hekimler ile diğer sağlık emekçileri tüccar, hastanelerse ticarethane olarak görülmektedir. Hasta hakları kavramı da, halk sağlığı kavramı da insan hakları kavramı gibi kapitalizm için sömürünün boyutlarını artırırken bir kılıf olarak kullanılmaktadır. AKP "mal" olarak gördüğü sağlık hizmetini süsleyerek satmaktadır. AKP'nin hazırladığı sağlıkta dönüşüm programının her yerinde hasta geçiyor. Bu vurgu koruyucu hekimlik yerine tedavi edici hekimlik uygulamalarının geçerliliğinin sağlandığına kanıttır. Sağlığın öznesi hasta değildir, insandır.
Hasta haklarının kapsamına giren hakları ise uluslararası belgelerle ve ulusal düzenlemelerden özetlersek kısaca şunlardır:- Nitelikli sağlık hizmetinden yararlanma hakkı,- Sağlık hizmetinin alınacağı kurum ve kişiyi seçebilmek, hizmetin her aşamasında katılma,- Hastanın mahremiyetine saygı ve durumunun gizli tutulması,- Hastanın bilgilendirilmesi, kullanacağı ilacın veya uygulanacak girişimin yan etkilerini bilmeli ve hastanın aydınlatılmış onamı (rızası) alınmalı,- İnsan onuruna uygun tutum ve davranış,- Gerekli güvenliğin sağlanması, - Sağlık hizmetinin düzenli ve sürekli izlenmesi ve denetimi,- Herhangi bir ihlal halinde başvuru ve şikayet süreçlerinin eksiksiz ve hızlı işlemesi.
Hasta hakları yönetmeliği yürürlükte olmasına rağmen, hastalara yeterli zaman ayrılmamakta, "yatak yok", vb. gerekçelerle hizmet verilmemekte, yeterli bilgilendirilme yapılmamakta, aydınlatılmış onay alınmamakta, mahremiyete özen gösterilmemekte, tıbbi kayıtlar düzenli tutulmamakta ve hatta senet imzalamaları gerekmektedir. Gerek Hasta Hakları Yönetmelikleri, gerek uluslarararası düzenlemeler, Anayasa ve diğer kanunlar sırf insan olduğu için hasta haklarına veya insan haklarına sahip olduklarını belirtmeleri ve bu konuyla ilgili kimi ifadeler getirmiş olmalarının fazla bir anlamı bulunmamaktadır. Kapitalizm insanın sağlıklı yaşam hakkını gasbettiği sürece kanunlar veya yukarıdaki özetlediğim belgelerdeki ifadelerin yerine getirilmesini beklemek beyhude bir çabadır.
Sağlık Bakanlığı yasal düzenleme yapmaktan bile acizdir. Hazırlanan Sağlık Tesislerinde Hasta Hakları Uygulamalarına İlişkin Yönerge ise kaynak ve dayanağını aldığı Hasta Hakları Yönetmeliği'nde olmayan bazı yapıları tanımlayıp bunların çalışmasına ilişkin düzenlemeler yaptığı için hukuksal olarak geçersizdir. Yönerge Hasta Hakları Birimleri'ne başvuru ve şikayet hakkının

Not: 2004 yılında bir web sayfasında yayınlanan bu yazının son kısmı elimde olmadığı için böyle yayınlamak durumunda kaldım.